Kamu Kesiminin Gelişmedeki Rolü

Ekonomi Notları
-
Aa
+
a
a
a

Ekonomi Notları – 147

 

Ömer Madra: Bugün devlet ile özel sektör ilişkilerini kurcalayalım demiştik, devletin özel sektörü neden desteklediği ya da niye yardım ettiği konusu.

 

Hasan Ersel: Bunu niye istediğimi biraz açıklayayım. Galiba Türkiye’deki gelişme sürecini anlayabilmemiz ve anladıktan sonra da istediğimiz yönde değiştirebilmek için biraz kelime hazinemizin gelişmesi lazım. İktisatta kullanılan başka kelimeleri de içine alıp,  o kavramlar üzerinde düşünmemiz lazım. Özetle iktisatta  faiz, enflasyon dışında da bazı iktisadi kelimeler var; onlarla ilgili de düşünceler var. Bunlardan bir tanesi de “kamu kesiminin gelişmedeki rolü ne olmalı?” Kolay iki yanıt var, birisi “kamu kesimi karışmamalı, bırak, piyasa halleder”, bir tanesi de “kamu kesimi her şeyi yapmalı”. Bunlar iyi anlaşılan kestirme yanıtlar, ama sorunları çözmüyor.

 

Ben, bu çerçeve içinde, “kamu kesiminin destek vermesi nasıl düşünülebilir?” sorusu üzerinde durmak istiyorum.  Dolayısıyla kamunun desteği ne zaman, ne kadar işe yarar (ya da yaramaz) konusunu düşünmemiz gerek. Önce alışageldiğimiz düşünme biçimine dönelim. Kamu kesimi iktisadi yaşamda iki iş yapıyor. Bir kere bazı faaliyetler, üstleniyor; bir de özel kesime destek veriyor. İşte buna “sübvansiyon”, teşvik diyoruz. Kafamızda da şöyle bir şey var, “kamu kesimi bunu verince toplumsal açıdan iyi bir şeyler oluyor”. Eğer böyle bir destek toplumsal açıdan iyi bir şey sağlamıyorsa o zaman yolsuzluktan bahsediyoruz. Bu durumda hata mı yapılmış (görev ihmali) yoksa kasıt mı var onunla ilgileniyoruz. Dolayısıyla kamunun verdiği destek karşılığında özel sektör davranışında değişen bir şey bekliyoruz.

 

Fakat olaya sadece böyle baktığımız zaman biraz eksik oluyor. Çünkü kamu kesiminin az önce değindim bir işlevi daha var. Kamu kesimi bazı hizmetler sunuyor. Varlık nedeni de bu hizmetleri sunmak olmalı zaten.

 

ÖM: Tek sebebi de bu zaten.

 

HE: Durup dururken birileri vergi vermez. Bunun bir klasik açıklaması var. Deniyor ki kamusal malları devlet sunar. Örneğin adalet hizmetini sunar. İnsanlar bunu edinebilmek için vergi verir. Fakat devletin sadece kamu malı sunması zorunlu değil. Kamu hizmetleri dediğimiz alanlarda sadece kamusal mallar da söz konusu değil, mesela alt yapı işleri, elektrik, enerji, imar hizmetlerinde de kamu rol alabiliyor, bu hizmetleri de sunuyor. Demek ki özel sektörün faaliyetini etkileyen o faaliyette doğrudan ya da dolaylı girdi olarak kullanılabilen bazı mal ve hizmetleri de kamu kesimi üretiyor.

 

Bence kamu kesiminin özel kesime destek vermesini bu ikinci işleviyle bir arada düşünmemiz gerekli. Ben bir fabrika kurdum, o fabrikaya gidiş, geliş için yola, güvenliğin sağlanmasına gerek var. Bu yol hizmetini devlet veriyorsa aslında bu fabrikamın üretimi için bir girdi sağlıyor demektir. Aynı şeyi güvenlik hizmeti için de tekrarlayabilirim.

 

ÖM: O da bir girdi tabii.

 

HE: Eğer o hizmet yeterince verilmezse ben akşam gece bekçisinin yanı sıra belki güvenlik elemanları da tutmak zorunda kalacağım.

 

Şimdi şu durumu düşünelim. Varsayalım ki kamu hizmetleri gereksinimi karşılayacak düzeyde değil. Örneğin ben elektriği Türkiye’de pahalıya alıyorum, elektriği pahalı aldığım için maliyetim yüksek oluyor, ucuza alan bir ülkedeki rakibime oranla dezavantajlı duruma düşüyorum, dünya pazarında kârlı satış yapamıyorum. Elektrik üretimi kamu kesiminde diye düşünelim; bu durumdan şikâyetimi belirtiyorum. Geçmişteki uygulamaya gönderme yapayım; “Evet, haklısın, elektrik hem pahalı hem de ikide birde kesiliyor. Sen bir jeneratör al, bunu yatırım olarak kabul edelim ve sana yatırım indirimi sağlayalım.” Dikkat ederseniz, kamu kesiminin üstlendiği bir görevi yeterince yerine getirememesinden doğan bir zararı, bir olumsuzluğu telafi etmek için özel sektöre bir aktarım yapılmış oluyor. Kamu kesiminde işler doğru dürüst olsaydı buna gerek olmayacaktı. Birden 1970’leri hatırladım...

 

ÖM: Hatırlamak bile istemediğimiz bir dönem.

 

HE: Neyse ki şimdi öyle bir problemimiz yok.  Ama benzer örnekler verilebilir. Bunu bana kolay geldiği için seçtim. Sonuç şu, kamu kesiminin size sunamadığı bir girdi yerine bir özel girdi kullanıyorsunuz, kamu hizmetini özel üretimle ikâme ediyorsunuz, bunun maliyetine de kamu kesimi destek veriyor. Bunun sonucunda sadece kamudan gelen bir olumsuz etki giderilmiş oluyor.

 

Kapalı ekonomi döneminde bu çok önemliydi, çünkü kamu sunmayınca iş yürümüyor. Fakat ekonomi açıldıkça şu olmaya başladı: Diyelim ki demir çelik içeride kamu kesimi tarafından üretiliyor. Sizin için kalitesi ya da fiyatı uygun değilse, dışarıdan alırsınız. (Demek ki bir fabrikanın bir ülke içerisinde tek olması, açık ekonomide tekel olması anlamına gelmiyor. Şu ara tartışılıyor ya) O zaman ne oluyor? Bunu beceremeyen, yani dünya fiyatlarından bana o ürünü istediğim kalitede veremeyen kamu iktisadi teşebbüsü zarar eder duruma geçiyor.

 

Peki sorun ne? Kamu kesiminin kontrol ettiği bu tür hizmetlerin maliyetinin yüksek olmasının ya da yeterince kaliteli olmamasının bazı nedenleri vardır, bunlar giderilebilir. Yani kamu kesiminin işleyişinde reform yapılabilir. Ama bu reformu yapmanın bir maliyeti vardır; Bu parasal ve/veya siyasal olabilir. O zaman siyasi iktidar şöyle bir hesap yapabilir mi? Diyebilir ki “bu reformun maliyeti o kadar yüksek ki ben reformu yapacağıma özel sektörün rahatsızlığını giderecek kadar bir parayı, kaynağı oraya telafi edeyim, bu daha az maliyetli olur, reformla uğraşıp da bu yüksek maliyetlerle karşılaşmayayım”.

 

ÖM: Olabilir.

 

HE: Tabii böyle bir hesap yapılabileceği gibi, böyle olmadığı halde bu gerekçeyle kaynak transferi de yapılabilir. Ona da dikkat etmek gerek. Ama benim esas üzerinde durmak istediğim bu gerekçenin doğru olduğu durum. Çünkü böyle bir olanağın olması reform sürecini geciktirir. Çünkü her halükârda kamu kesimindeki o yapının düzelmesini ertelemiş oluyoruz. Böyle bakınca da bizim, “sübvansiyonlar, (tarıma olsun, sanayiye olsun) neden veriliyor, neyi gidermek için veriliyor, ne sağlanıyor?” sorularını çok iyi yanıtlamamız gerekiyor. Reform sürecini geciktirecek nitelikte olanların kısılması, bu yapılırken de reform sürecinin hızlandırılması şeklinde bir programa geçmemiz gerekiyor. Bu benim daha evvel söylediklerimin biraz rasyonalize edilmesi aslında.

 

ÖM: Tabii öncelikle, reformun son derece net olarak bütün unsurlarıyla belirlenmiş olarak ortaya konması gerekiyor böyle bir durumda.

 

HE: Tabii, reform lafının içini doldurmadıkça hiçbir anlamı yok.

 

ÖM: Ve dünyada en çok içi boşaltılan kavramlardan biri, hatta zaman zaman insanın “reform” lafı geçti mi tüyleri ürperebiliyor, çünkü belli özel çıkarların peşinden ciddi vurgunlar da gelebileceği hissiyatına kapılıyor. Reform böyle de kullanılabiliyor çünkü.

 

HE: Doğru. Sadece Türkiye’de değil, bu dönemlerde başka yerlerde de görüyoruz. Ama “madem destek verip gününü kurtarıyorum, o halde reform yapma sıkıntısına girmeyelim” biçiminde bir çözümü benimseyip, reformun maliyetinden korkmanın bozuk olan yapının devamına da yol açmasına da göz yummalıyız. Buna da dikkat etmek lazım, çünkü hastalığı tedavi etmiyorsunuz, diyorsunuz ki “ilaç parası pahalı gelecek bütçemize, doktora gitmek pahalı, ben buna pansuman yapayım idare etsin”. Tabii hasta o an rahatlıyor, ama rahatsızlığı geçmiş değil. Belki daha kötü bile olabilir. Bünye hastalığı kendiliğinden yenemeyebilir.

 

ÖM: Çok net tanımlanması şartıyla çok doğru tabii, önemli, bir başka yönü de, belki daha sonra konuşmak gerekiyor, temel kavramların hiçbir zaman üzerinde ayrıntılı bir inceleme yapılmadan rast gele kullanılmasından doğan pek fazla sorun oluyor. Özelleştirmenin nitelikleri, reformun nitelikleri, özel sektörün özelleştirme kavramı üzerinde bile tam bir kavram kargaşası olduğu için de çok zorluk çıkıyor.

 

HE: Bir örnek verirsek. Bir firmayı aldık özel sektöre verdik, özelleştirdik. Sonra o özel firmanın yaşayabilmesi için sübvansiyon verdik. Şimdi özelleştirme mi yaptık yoksa özel sektörü devletleştirdik mi?

 

(7 Temmuz 2005 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)